• Ry PHOTOGRAPHIE
  • Fotos
    • Landscape
    • Blumen
    • Tiere
    • Concept
    • Personen
    • Panorama
  • KI Musik Ry
  • Spiel-Spaß
    • Entdecken
  • Yazı köşesi
  • Kontakt
    • Über mich
    • Impressum

Yazı köşesi-Schreibecke

Sie sind hier: Ry PHOTOGRAPHIE » Yazı köşesi

Wenn das Licht plötzlich anders wird

Ordu Gündoğumu

Es gibt Tage, an denen ich schon beim Losgehen spüre, dass etwas in der Luft liegt. Nichts Großes, nichts Lautes — eher ein leises Versprechen. Und dann passiert es: Das Licht verändert sich. Ganz plötzlich. Ein paar Wolken schieben sich zur Seite, ein warmer Strahl fällt durch die Bäume, oder der Himmel färbt sich in einem Ton, den ich vorher so noch nie gesehen habe.

In solchen Momenten halte ich kurz inne. Nicht, um die Kamera einzustellen, sondern um zu atmen. Um zu merken, dass die Natur gerade etwas Besonderes zeigt. Erst dann hebe ich die Kamera. Nicht aus Reflex, sondern aus Respekt vor dem Moment.

Vielleicht ist das der Grund, warum ich so gern fotografiere: Licht ist wie eine Sprache, die man nicht hört, sondern fühlt. Und wenn man aufmerksam genug ist, erzählt es Geschichten, die man sonst verpassen würde.

Wenn die Kamera schneller ist als ich

Manchmal gehe ich raus und denke: „Heute wird bestimmt nichts Besonderes passieren.“ Und genau dann passiert es doch. Ein Vogel startet plötzlich direkt vor mir, ein Hund schaut mich an, als würde er meine Gedanken lesen, oder ein Sonnenstrahl trifft genau im richtigen Moment auf eine Blume, die ich fast übersehen hätte.

In solchen Augenblicken bin ich oft langsamer als meine Kamera. Während ich noch überlege, ob ich überhaupt fotografieren soll, hat die Kamera längst entschieden: Klick. Und meistens ist genau dieses spontane Bild später eines meiner liebsten.

Vielleicht ist das der wahre Zauber der Fotografie: Nicht alles planen, nicht alles kontrollieren, sondern manchmal einfach zulassen, dass der Moment schneller ist als man selbst. Und wenn man Glück hat, bleibt genau dieser Moment für immer.

Zwischen Licht und Schatten

Bad cannstatt

Es gibt Momente, in denen ich stehen bleibe, weil das Licht etwas tut, das ich nicht erklären kann. Ein Schatten fällt genau richtig, ein Sonnenstrahl trifft eine Stelle, die vorher unsichtbar war, oder ein Baum wirft ein Muster auf den Boden, das aussieht wie ein stilles Kunstwerk.

In solchen Augenblicken merke ich, wie sehr mich Licht fasziniert. Nicht das perfekte, klare Licht — sondern das, das sich verändert. Das, das spielt. Das, das nicht bleibt. Vielleicht fotografiere ich deshalb so gern draußen: Die Natur malt ständig neue Bilder, und ich darf sie nur kurz berühren, bevor sie wieder verschwinden.

Manchmal denke ich, dass wir Menschen dem Licht ähnlich sind. Wir haben helle Seiten, wir haben Schatten, und dazwischen gibt es unendlich viele Nuancen. Vielleicht ist es genau das, was mich an der Fotografie so berührt: Sie zeigt nicht nur, was sichtbar ist, sondern auch das, was man nur fühlen kann.

Sanatçı olmak

Sanatçı olmak ya da olabilmek, öyle basit veya alelade gerçekleşecek bir şey değildir. Sanatçı, eğer toplumun her kesiminden para kazanıyorsa, içindeki öfkesini, nefretini, siyasi görüşünü ve dünya görüşünü gerektiğinde bir kenarda tutmayı bilmelidir. Madem her kesimden destek görüyor, o hâlde bu saygıyı gösterebilmelidir.

Bugünlerde bazı sanatçı geçinen kişiler, bir kesime güller dağıtırken diğer kesime açıkça tepki gösteriyor, aşağılayıcı bir dil kullanıyor. Güneşli bir günde, ne olur ne olmaz diye yanında şemsiye taşıyanlar gibi; kendince önlem alıyor. Oysa biraz ıslansa ne olur? Ama istemiyor; ihtişamı bozulur, karizması çizilir korkusu var.

Bazıları gençliğinde bu ülkenin insanlarından kazandıklarıyla yükseliyor; yaşlandıklarında ise devlete, millete, değerlere ve karşılarına çıkan her şeye sert şekilde yükleniyorlar. Çünkü yerli, millî ya da bu vatana ait olmadıkları, köklerinin başka yerlere uzandığı düşünülüyor. Bu köklerin nereye uzandığını da herkes az çok bilir.

Birileri devlet kurumlarında yetiştirilip baş tacı ediliyor; fakat ilk fırsatta devlete ve millete ağır eleştiriler yöneltiyor. Mesela biri TRT’de ünleniyor, kendisine en iyi kadın oyuncu ödülü veriliyor; sonra ödül aldığı ülkede Türkiye’yi ve Türk kadınını olumsuz şekilde yansıtıyor. Bir başkası şarkı söylüyor, ödül alıyor; tören sırasında adeta dünyayı kurtaran bir kahraman edasıyla konuşuyor. Ülkesindeki kadınların hor görülmesinden, baskılardan bahsediyor ve bunlara karşı mücadele edeceğini söylüyor. Üstelik bunları söyleyen kişinin annesinin başı kapalı. Bu durumda insan ister istemez “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diye soruyor.

Bu kişilere sormak gerekir: Sizin giyim kuşamınıza şimdiye kadar kim karıştı? Hem istediğiniz gibi yaşıyor hem de olmayan bir sorunu varmış gibi göstererek neden provokasyon yapıyorsunuz?

Birinin en iyi kadın oyuncu seçildiği söyleniyor. Peki ne yaptı? Yatak sahnelerini çok mu gerçekçi oynadı? Öpüşme sahnelerinin ötesine geçen performanslar mı ödül getirdi? Bir başkası sahnede mini etek ve tanga ile şarkı söylüyor; yıldızı parlayınca hemen Türk kadını savunuculuğuna soyunuyor. Annesi de başı kapalı bir hanım. Eğer Türk kadınının haklarını savunma işi bu kişilere kaldıysa, durum düşündürücüdür.

Türk kadını dediğimiz, Kara Fatmalar, Ayşe Bacılar, Nene Hatunlardır. Bunlardan bahsedilmez ama nerede ne olduğu belli olmayan bazı gruplar, Türk kadınının zaferi diye ödüllerin üzerinde tepiniyor. “En iyi kadın oyuncu seçilen bilmem kim, en iyi müzik ödülünü alan bilmem kim…” Bu liste uzayıp gidiyor. Bir zamanlar Sibel Kekilli de birkaç ödül almıştı; yaptığı iş ortadaydı.

Diyelim ki ödülü hak ettiler. Hiç kimsenin karşılıksız kimseye ödül vermeyeceğini bilmiyor musunuz? Peki karşılığı nedir? İşte kritik nokta burada. Sana ödül vererek seni yönlendirmiş oluyorlar. Eskiden gazino, pavyon, gece kulübü kültürü vardı; işler mafya düzeniyle yürürdü. Güçlü olan kazanırdı. Bir şarkıcı parlayınca gazino patronları devreye girer, parayı basıp onu kendi mekânına alırdı. Bugün bunun karşılığı tamamen “satın alma”dır. Ne ile? Verilen ödülle.

Sanatçı olmak için önce kendine, sonra insanına saygı duymalısın. Ülkenin değerlerine sahip çıkmalı, özellikle yabancı ülkelerde ülkeni ve insanını karalayacak tavırlardan uzak durmalısın. Kısacası, güneşli havada şemsiye taşımak yerine yağmurlu güne hazırlıklı çıkmak daha doğrudur. Biraz ıslanmanızda sorun yok; çünkü bu ülkenin insanının parasını cebinize koyuyorsunuz.

Ben bu ülkenin vatandaşı olarak, bu tarz davranışları sergileyen kişilere hakkımı helal etmiyorum. Ne vatanıma ne de insanıma yönelik aşağılayıcı sözler kabul edilebilir. Bu tutumda olanlar bizden değildir ve öyle görülmesini de istemem.

Sözüm yalnızca bu davranışları sergileyen kişilere. Gerçek sanatçılarımız ise başımızın tacıdır, iyi ki varlar. Bu da böyle biline.

WebmasteR.y

SAPKINLIKLARA DUR DIYELIM

Dikkat! Türkiye’de bire bir uygulayamasalar bile, bazı AB katılım süreci söylemleriyle baskı oluşturuluyor; her yolu deneyip her tuşa basıyorlar. “Yok canım, bize kimse bir şey dayatamaz” diye düşünebiliriz, fakat işte tam burada yanılabiliriz.

Bilindiği üzere Belçika’da, 9 yaşından sonra okullarda çocuklara çeşitli içerikler gösterileceği konuşuluyor. Bu durum, çocukları kendi istedikleri doğrultuda yönlendirme çabası olarak değerlendiriliyor. Burada da Türk ve Müslüman çocuklarının okula gitme zorunluluğu olduğuna göre, ister istemez ya uyum sağlamak ya da ülkeyi terk etmek gibi zor seçeneklerle karşı karşıya kalınabileceği düşünülüyor. Ancak bu, elbette kolay bir durum değil.

Her şeye rağmen, dayatmalara boyun eğmeyelim; yarın çok geç olabilir. Çocuklarımızı koruyalım, ailemizi koruyalım, neslimizi koruyalım, geleceğimizi koruyalım; kısacası dünyamızı koruyalım.

WebmasteR.y

LAN nedir, kimdir, niye LAN?

LAN = Lanet, aşağılık, nursuz güruhlardan oluşan çetedir. İşte şu bilindik LAN’lar kendilerine belirli sıfatlar verir ve verdirirler; bu sıfatlarla kimliklerini ayrıştırıp öne çıkmak isterler. Kendilerini başkalarından üstün ve asıl görürler. Kendi bildikleri doğrulardan başka kimsenin doğrularına ‘doğru’ demezler; hatta başkalarının doğruları, kendileri için her zaman yanlıştır. Demokrasiyi sadece kendi çıkarları için kullanır; başkalarının böyle bir demokrasi lüksü olmadığını düşünür ve bunun karşısında ölümüne mücadele ederler. Çoğunluğa saygı duymazlar; onlar için çoğunluk para babalarıdır. Al gülüm ver gülüm, çıkar ilişkilerini önde tutarlar. Devlet onlar için sadece para kazanılan bir ocaktan ibarettir; bunun dışında çıkarları zedeleneceğine ‘Devlet çöksün’ mantığıyla hareket ederler. Kendi özgürlüklerine çok düşkündürler ama başkalarının özgürlüğü diye bir şey söz konusu olmaz; olursa da bunları baltalamak için ellerinden gelen her hainliği yapabilecek karaktere sahiptirler. Yaptıkları her terörü, vandalizmi, eşkıyalığı özgürlük olarak nitelerler ama kendilerine dokunan bir hatırlatma oldu mu ‘baskı oluyor, özgürlüklerimiz elimizden alınıyor’ naraları atarlar… Yazacak o kadar çok şey var ki, içimden küfretmek geliyor; hatta yapmak istediğim küfürleri icra edesim geliyor. U “LAN” sormazlar mı sana, ‘Senin anan güzel mi?’ diye?

Webmaster Ry 15.02.2014"

Miçotakis

Kara Sinek

Benim Miçotakis hakkında edindiğim izlenim, kendisinin bir devlet adamından ziyade daha çok belirli marjinal grupların sözcüsü gibi davrandığı yönünde. Bu kişinin söylemlerine güvenilemeyeceğini unutmamamız gerekir. Kıbrıs konusunda “bölünmüş Avrupa ülkesi” ifadesi kullanılırken, bazı Avrupa ülkelerinin kendi dışındaki ülkeleri bölmeye yönelik politikalar izlediği düşünülüyor. Hatta fırsat bulsalar Türkiye’yi de uzun zamandır “böl ve yönet” anlayışıyla hedef aldıkları iddia ediliyor. (Ancak bu girişimlerin sonuçsuz kalacağı açıktır; tarih bunun örnekleriyle doludur.)

Avrupa Birliği’nin niyetini bildiğimiz gibi, Yunanistan’ın tutumunu da biliyoruz. Yunanistan’ı ciddiye almıyoruz; fakat AB ve ABD’nin çıkarlarına uyum sağlama çabası, Türkiye’nin “bir gece ansızın gelebiliriz” söyleminin temel nedenlerinden biri olarak görülüyor. Yunanistan gerçek anlamda güçlü bir devlet yapısı oluşturabilseydi, kendisine uzatılan eli çoktan tutar ve daha istikrarlı bir konuma gelirdi. Ancak mevcut gidişatın ülkeyi daha da zor bir duruma sürüklediği düşünülüyor.

Yunan kamuoyuna mesajımız şudur: Biz, bedel ödeyerek aldığımız toprakları masa başında bırakmayız. Miçotakis’in de bu gerçeği dikkate alması gerekir.

WebmsteR.y

Menschen, die Spuren hinterlassen

Tee

Es gibt Begegnungen, die bleiben, auch wenn sie nur kurz sind. Manchmal treffe ich jemanden für ein Portrait, und wir kennen uns kaum. Doch sobald die Kamera da ist, entsteht etwas, das schwer zu beschreiben ist. Ein kleines Vertrauen. Ein stilles Einverständnis. Ein Moment, in dem zwei Menschen sich gegenseitig sehen, ohne viele Worte.

Ich mag diese Augenblicke. Jeder Mensch bringt etwas Eigenes mit: ein Lachen, das ansteckt, eine Ruhe, die sich überträgt, eine Geschichte, die man nur erahnen kann. Und wenn ich fotografiere, versuche ich nicht, jemanden zu verändern. Ich möchte zeigen, was schon da ist — ehrlich, natürlich, ungestellt.

Vielleicht ist das der Grund, warum ich Portraits so gern mache. Nicht wegen der Technik, nicht wegen der perfekten Pose, sondern wegen der Menschen. Wegen der Begegnungen, die mich überraschen. Wegen der kleinen Spuren, die sie hinterlassen, ohne es zu merken.

Und manchmal, wenn ich später die Bilder anschaue, denke ich:

Schön, dass ich diesen Moment festhalten durfte.

Der Moment zwischen zwei Atemzügen

Dal

Manchmal gehe ich einfach nur raus, ohne Plan, ohne Ziel. Ich laufe los, lasse die Gedanken leiser werden und höre zu, was die Natur mir erzählt. Es gibt diese Momente, die so unscheinbar beginnen, dass man sie fast übersehen würde. Ein Lichtstrahl zwischen zwei Wolken. Ein Vogel, der kurz innehält. Ein Blatt, das im Wind tanzt, als würde es mir etwas zuflüstern.

Genau in solchen Augenblicken greife ich zur Kamera. Nicht, weil ich ein perfektes Foto suche, sondern weil ich diesen kleinen Moment festhalten möchte, bevor er wieder verschwindet. Zwischen zwei Atemzügen entsteht oft etwas, das größer ist als das Motiv selbst: ein Gefühl von Ruhe, von Verbundenheit, von „Ich bin genau jetzt am richtigen Ort“.

Vielleicht ist das der Grund, warum ich so gern draußen fotografiere. Die Natur spielt keine Rolle, sie ist einfach da. Und manchmal schenkt sie mir einen Moment, der bleibt — nicht nur im Bild, sondern auch in mir.

Der Klang der Stille

Reichenbach

Es gibt Orte, an denen die Stille nicht leer ist. Sie hat einen eigenen Klang, eine eigene Farbe, eine eigene Bewegung. Wenn ich durch den Wald gehe, höre ich manchmal mehr in der Stille als in jedem Geräusch. Das Rascheln der Blätter, das Knacken eines Zweigs, der Wind, der durch die Äste streicht — alles wird Teil eines leisen Gesprächs.

In solchen Momenten fühle ich mich nicht allein. Die Natur spricht, nur eben ohne Worte. Und genau dann nehme ich die Kamera in die Hand. Nicht, um die Stille zu unterbrechen, sondern um sie festzuhalten. Ein Foto kann keinen Ton aufnehmen, aber es kann ein Gefühl tragen. Und manchmal reicht das.

Vielleicht ist das der Grund, warum ich immer wieder rausgehe: Die Stille erinnert mich daran, dass die Welt nicht laut sein muss, um schön zu sein.

İMZA

İmzanın, antlaşmayı kabul etmek veya ettirmekten ibaret olmadığı gibi; metnin altına yerleştirilen bir obje, güzel sanatların bir dalı ya da araçlara yapıştırılıp şovenizm için kullanılan bir aksesuar da değildir. İmza, sadece atmış olmak için yapılan bir işlem veya kâğıt üzerine çizilmiş bir şekilden ibaret değildir. İmza atmak sözde değil, özde olur. İmza atmak için sözünün eri olmak, beyaz kefeni giymeyi göze almak, gerektiğinde canını ortaya koyabilmektir.

İmza; altyapıyı, üstyapıyı, denizaltı tüp geçitlerini, deniz üstü tünellerini, otoyolları, hızlı tren hatlarını, köprüleri, camileri, AKM’yi, hastaneleri, millet bahçelerini, İHA’yı, SİHA’yı, topu, tüfeği, uçağı, tankı, MİLGEM’i, havaalanlarını, spor alanlarını, stadyumları, yerli ve millî arabayı, vatandaşın refahını artıran asgari ücretleri, emekli maaşlarını yükseltmekle atılır. Daha sayamadığım nice hizmetin sahibi de işte bu imzadır.

WebmasteR.y

İFTİRA

Warten

Teknoloji geliştikçe, dış dünya ile bağlantılar için MSN, Yahoo, Facebook vs. gibi sosyal ağlar için programlar geliştiriliyor. Bu programlar sayesinde de dünya küçülüyor; dünya küçüldükçe de yüz binlerce insan birbiriyle iletişim sağlayabiliyor. Ancak insanoğlu çoğu zaman inanmak istediği şeylerin dışında başka gerçeklerin de var olabileceğine ihtimal bile vermiyor. Mesela hacker, virüs, trojan, solucan vs. gibi şeylerin de olabileceğine… Halbuki MSN’i kullanıyorsa, hacker’ın, virüsün, trojan’ın, solucanların varlığından da haberi olur. Eğer haberi yoksa, İFTİRA etmeden önce bilenlerden öğrenebilir; aksi hâlde çok büyük yanlış yapar ve bu yanlışları yaparken bile farkında olmaz.

“Ey insanoğlu, kullandığın teknolojiyi doğru ve bilerek kullan; oluşan durum ve gelişen her olumsuzluktan başkalarını sorumlu tutma. Her şeyden önce İFTİRA etme. Gün gelir, döner dolaşır iftira ettiğin kişinin ‘AHİ’si seni sarar. İşte o an belki de İFTİRA ettiğine pişman olacaksın ama iş işten geçmiş olacak. Ne demişler: ‘Eğer iftiraya uğrama pahasına sessiz kalıyorsam, bu benim efendiliğimdendir.’ İFTİRA etmek kolay ama sonuçları çok ağır olur; onun için başkalarına yapacağın her yanlışın da bir bedeli olabileceğini de düşün. Teknoloji demek bilgi çağı demek; bilgisiz ve görgüsüzlerden ALLAH insanlığı korusun! Sahi ama sen hiç İFTİRA’ya uğradın mı?”

Ry Fotoğraf 26. März 2010

ABD ve AB`nin İkİyüzlülüğü

Etwas Glück

ABD denince akla tek bir ülke değil, birleşik devletlerden oluşan bir yapı gelir. Yani tek başına çok şey ifade etmese de, birleşik devletler olarak etkisi büyüktür. Kendi içinde çeşitli hoşnutsuzluklar bulunsa da, birçok eyalet ABD şemsiyesi altında kendini daha güvende hisseder ve çoğu zaman federal yönetimin dayatmalarına uyum sağlar. ABD, her alanda ve her coğrafyada kendi hegemonyasını güçlü şekilde sürdürmek ister. Demokrasi anlayışı da oldukça farklıdır; kendi çıkarlarına hizmet eden her şey “demokratik”, çıkarlarıyla çelişen her şey ise “demokratik değil” olarak nitelendirilebilir. Bunun örneklerini Türkiye’ye yönelik uygulamalarda somut şekilde görebiliriz.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olmasına rağmen CATSA yaptırımlarına maruz kalmıştır. Sebebi nedir? Türkiye, karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunlarında NATO’nun 5. maddesini devreye sokmak yerine çoğu zaman yalnız bırakılmıştır. Birçok ülke için geçerli olan kurallar Türkiye için geçerli olmamış; Türkiye’den sadece ödemeler, gerektiğinde askerî katkı ve krizlerde sorumluluk beklenmiştir. Bir müttefike CATSA yaptırımı uygulanması nasıl açıklanabilir? CATSA, ABD çıkarlarına ters davranan “düşman” ülkelere uygulanır. Peki Türkiye dost mu, müttefik mi, yoksa gerçekten düşman mı görülmektedir?

Türkiye kendi güvenliği için Patriot sistemlerini talep etti, ancak verilmedi. Bunun üzerine rota Rusya’ya çevrildi ve S-400 alındı. Bu durum bahane edilerek Türkiye, ortağı olduğu F-35 programından çıkarıldı ve CATSA yaptırımlarına maruz kalan tek NATO ülkesi oldu. Aynı durum Yunanistan için geçerli mi? Hayır. Hindistan için geçerli mi? Hayır. Peki neden Türkiye? İşte kritik nokta burada. Bazı çevreler Türkiye’nin güçlü bir aktör olmasını değil, kontrol edilebilir bir konumda kalmasını tercih ediyor. İHA, SİHA, KAAN, Kızılelma, TCG Anadolu gibi projelerin gelişmesi bu nedenle rahatsızlık yaratıyor. Geçmişteki siyasi ve tarihsel hesapların da etkisi olduğu biliniyor.

Peki Türkiye’ye karşı bu kadar baskı uygulayan ABD, nasıl oluyor da İsveç’in NATO üyeliği konusunda tüm müttefik değerlerini bir kenara bırakıp her durumu Türkiye’ye baskı aracı olarak kullanabiliyor? Büyük devlet olmanın getirdiği güç böyle bir şey. Bir dönem “Boğazın hasta adamı” olarak tanımlanan Türkiye, bugün çok daha güçlü bir konuma gelmiş durumda. Artık istenilen Türkiye yok ve olmayacak; bu da bazı çevreleri rahatsız ediyor. Onların birçok gerekçesi olabilir, ancak Türkiye’nin attığı her adımın tek bir gerekçesi vardır: beka.

AB’nin kuruluş amacı bugünkünden çok farklıydı. Bugün gelinen noktada AB, çifte standartlarıyla dikkat çekiyor. Kendilerine gelince istedikleri kısıtlamaları yapar, istedikleri yasaları çıkarır, kendi çıkarlarını korumak için yoğun çaba harcarlar. Ancak Türkiye aynı adımları kendi güvenliği için attığında hemen “insan hakları”, “düşünce özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” gibi kavramlar gündeme getirilir ve Türkiye eleştirilir. Bu ikircikli tutumlar bizi her zaman rahatsız etmiştir ve gereksiz savunmalar yapmak zorunda bırakmıştır. Artık savunma yok; çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa onu yapmakla yükümlüyüz.

Bizi 60 yıldır AB kapısında bekletenler, İsveç’in NATO üyeliğini 6 ayda sonuçlandırmaya çalışıyor. AB şunu anlamalıdır: Türkiye’nin çıkarları İsveç’in NATO’ya girmesini gerektiriyorsa, taleplerimiz karşılandıktan sonra onay veririz. Aksi mümkün değildir. Bizi 60 yıl bekletenlerin, bugün başkalarını da bekletmesi gayet doğaldır. Karşılarında artık “Boğazın hasta adamı” değil, güçlü bir aktör vardır.

AB’nin dayatmalarını bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin mevzuatlarının çoğu AB kriterlerinin üzerindedir; gelişmişlik düzeyi de birçok AB ülkesinin üzerindedir. Buna rağmen sürekli yeni şartlar öne sürülmekte, kabul edilmesi mümkün olmayan talepler dayatılmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda artık bir hevesi kalmamıştır; çünkü aşırı naz, isteği tüketir. Çifte standartlar rahatsız edici olsa da, gerçekleri hatırlatmak bize düşüyor. Sıranı bekle İsveç.

WebmasteR.y

Kimin Çocukları

Eigenwerbung

Biz bu ülkede çok çocuklar gördük; şunun çocukları, bunun çocukları, onun çocukları ve daha niceleri… O çocuklardan sonra şimdi de bir başka çocuklar revaçta. KIRIKKANAT’larıyla, COŞKUN halleriyle, YALÇIN kayalara DOĞRU yol alıp ÇÖLAŞAN’lar… Ama bu yolculuğun nereye olduğunu bilmeden, ÖZKÖK’lerinden bihaber, UĞURsuz, SAYGIsız ve ÖZDİL’lerinden kopuk bir şekilde PORTAKAL gibi yuvarlanıp gidiyorlar.Hele Ögürlükten bahsederlerken kendilerinin ÖZEL olduklarini düşünürler. Çocuklar var, hiç yaşlanmaz çocuk kalır; çocuklar var, yaşlansalar da illa çocuk kalmakta ısrarcı olurlar. Hatta çocukluk kisvesi altında birer vatan hainine dönüşür bunlar. Onun için “Bebeği beşikte eğitmek, hastayı döşekte tedavi etmek lazım” ki vatana yaraşır birer nefer olsunlar. Sahi ama bunlar kimin çocukları?

Webmaster Ry 16.11.2018

**********

®y PHOTOGRAPHIE ©